hikayesi =)
Bir gün etrafımdaki arkadaşlarımla beraber hayretler içinde kaldık. Garip kıyafetli insanlar geldiler. Başlarında kırmızı başlıklar vardı. Ellerinde de bazı alet ve kâğıtlar vardı. Benim ve arkadaşlarımın gövdelerini ölçtüler, bazı notlar yazdılar ellerindeki kâğıtlara. Daha sonra da gittiler. Biz birbirimize "Kim bu insanlar ?" diye sorup duruyorduk. Aradan bir hafta geçmişti ki kulakları sağır eden bir gürültü koptu ormanımızın derinliklerinde... Koca koca tekerlekli arabalar büyük toz bulutları içinde bulunduğumuz tepeye doğru yaklaşıyorlardı. Çok geçmeden arabalardan inen insanlar ellerindeki aletlerle yanımıza kadar geldiler. Benim yanıma gelen adamın başında kırmızı bir baret vardı. Elinde yine evraklar vardı. Mavi bir tulum giyinmişti. Etrafındaki diğer insanlara emirler yağdırıyor, insanlarda onun verdiği emir ve talimatlarla arı gibi çalışıyorlardı. Nihayet bizi bulunduğumuz alanlardan hızarlarla biçerek ayırdılar. Daha sonra sarı tulumlu işçiler bizleri teker teker bulunduğumuz yerlerden alarak kamyonlara istiflediler. Kamyonlara binmiştik artık. Ne olacağını bilmiyorduk tabi ki. İki işçi konuşurken duymuştum, bize "tomruk" diyorlarmış. "Fabrika" denilen bir yere götürüyorlarmış bizi... Kamyonla iki gün yol aldıktan sonra ince ve tiz fren sesleri ile büyük bir kapının önünde durduk. Kamyondaki işçiler kapıdaki görevlilere bazı kâğıtlar gösterip "Fabrika"dan içeri girdik kamyonların üstünde.
Önce bizi yaş gruplarımıza göre ayırdılar. Kuturlarımızı ölçüp tasnif ettiler bizi tekrar. Büyüklüklerimize göre yapılmış, suyla dolu havuzlara alındık. Suyun içinde tam bir hafta bekledik. Havuzda bu şekilde beklemek gerçekten çok can sıkıcıydı. Gövdemizin her yerine su dolmuştu. Kendi gövdemi tanıyamıyordum artık. Topraktan gıda almadığımız halde çok irileşmiştik. Bize hiç sormadan hemen işe koyuldu. Acımasızca benim üstümdeki, beni her türlü olumsuz şartlardan koruyan elbisemi yani kabuğumu soymaya başlamıştı. Biraz sonra havuzdaki bütün arkadaşlarımla beraber soyulmuştuk. Çok utanmıştım ama yapacak bir şey yoktu. Akşama doğru bulunduğumuz havuzun dibinden korkunç bir gürültü geldi. Bu sesin ardından havuzdaki sular dalgalanmaya başladı. Dalgalanan havuzun içinde biz yavaş yavaş hareket etmeye başladık. Yine mi yolculuğa çıkacaktık? Allah’ım ne bitmez tükenmez yolculukmuş bu diye hayıflanırken bizi sırayla yürüyen bir bandın üzerine itelediler. Bu band yukarı doğru hareket ediyordu. Bandın bittiği yerde devasa bir kapı vardı. Bu devasa kapıdan giren arkadaşlarım bir anda kayboluveriyorlardı... Meğer bu kapıdan giren diğer kapıdan çıkarken mini mini kıymıklar haline dönüşerek çıkıyorlarmış. Arkadaşlarımın kaybolduklarını zannetmem ondanmış. Ben de aynı yerden kıymık halinde çıkmıştım. Çok ufalmıştım. Binlerce parçaya bölünmüştüm. Bizi bu haldeyken yerden 3–4 metre yukarıdaki silolara doldurdular. Burada her yer karanlıktı. İçeri hiç bir ışık girmiyordu. Günün hangi vaktinde idik, bilemiyorduk. Epey bir zaman geçti. Siloların içinde sıkış sıkış havasız bir şekilde ne kadar durduğumuzu bilmiyorum. Siloların içi ekşi ve selülözik bir kokuyla dolmuştu. Hepimiz birbirimize yapışmış, adeta ıslak bir hamur halini almıştık. Bütün hücrelerimiz yumuşamıştı. Bizim bu yeni durumumuza herkes "SELÜLÖZ" diyordu. Selülöz olarak dışarı çıktığımızda bizi kalın ve çok sıcak silindirlerden geçirdiler. Artık bütün parçalarımla ve arkadaşlarımla bütünleşmiştim.
Yüzümüz kurumuş, ıslaklıktan eser kalmamıştı. Aynı zamanda her tarafımız kar gibi ağarmıştı. Bizi bu bıçaklar ayıracak mıydı yine? Evet, korktuğum başıma gelmişti. Hepimizi aynı ölçülerde kesip paket yaptılar. Paket paket kolilere doldurulduk. Ondan sonra da kamyonlara bindirildik. Yine yollara düşmüştük. İşte sonunda karşınızdayım. Bu okuduğunuz yazıları öğretmeniniz benim üzerime yazmış...