Çocuk Suçluluğunun Tanımı ve Önemi
Sosyal bir sorun olarak ele alınan suç, kişinin biyolojik ve psikolojik yapısının oluşturduğu karakter yapısı ile sosyal, ekonomik, kültürel etmenlerin oluşturduğu toplumsal yapının etkileşimi sonucunda ortaya çıkmaktadır. Suçun oluşumunda toplumsal yapının daha etkili olduğu yolundaki görüşler giderek artmaktadır.Suç kavramını tanımlamak oldukça güçtür. Bunun nedeni bu kavramın tanımının toplumdan topluma, aynı toplumda farklı zamanlarda, farklı sosyal gruplar arasında değişiklikler göstermesidir. Bununla birlikte genel olarak suç; toplum düzenini bozan, kanunlarca yasaklanan, hukuka aykırı davranışlar olarak tanımlanabilir. Suç ayrıca; topluma zarar verdiği ya da tehlikeli olduğu kanun koyucu tarafından kabul edilen ve belirtilen eylem şeklinde de tanımlanmaktadır. Günümüzde sosyo-kültürel bilimler, suç teşkil eden insan davranışını toplumda yürürlükte olan sosyal normlardan bir nevi sapma eylemi olarak tanımlamaktadırlar. Suçlu ise içinde yaşadığı toplumun normları ile kişisel kuvvetleri arasında bir denge kuramamış kişidir.
Çocuk suçluluğu en eski zamanlardan beri var olmakla birlikte, modern çehresini 19. asırdaki sanayi devrimi ile almıştır. Suçlu çocukların korunması ve çocuk mahkemeleri fikrinin ortaya çıkmasında ise aydınlanma çağı düşünürleri, sosyal hukuk akımı ve ceza hukuku alanındaki ekollerin rolleri büyük olmuştur. Aydınlanma çağında çocuğun doğuştan kötü olduğu yolundaki ortaçağ düşüncesi terk edilmiş, çocuğun ne iyi ne de kötü olarak doğduğu, içinde yaşadığı çevrenin etkisiyle suça ya da erdeme yöneldiği kabul edilmeye başlanmıştır. İçinde bulunduğumuz yüzyılda suç ve suçluluğun soyut bir hukuki sorun olmadığı, suçun soyut bir eylem değil, sosyal bir fenomen olduğu tartışmasız kabul edilen gerçeklerdendir. Çocukları suça iten nedenlerin farklılığı ve fizyolojik olarak içinde bulundukları durum, yetişkin suçluluğu ile çocuk suçluluğunun ayrımını gerektirmiştir. Hukuk sistemleri suçun aktif süresini çocuklar ve yetişkinler olmak üzere ikiye ayırarak, yetişkinleri ve çocukları farklı ceza, yargılama ve infaz siyasetine tabi tutmuştur. Bir taraftan suçlu çocuğu ceza hukukunun dışına çıkarmayı, diğer taraftan çocuğu fiilinden dolayı cezalandırmaktan ziyade, ıslah etmeyi amaç edinmiştir.
Çocuk suçluluğu kavramı, hukuki ve sosyolojik olarak değişik şekillerde ele alınmıştır. Hukuki açıdan çocuk suçluluğu “çocuğun ceza kanunlarınca suç sayılan bir fiili işlemesi sonucunda, yargı organlarının önüne getirilmesi” şeklinde tanımlanırken, suçlu çocuk “bir hukuki normu ihlal etmiş on sekiz yaşından küçük kimse” olarak ele alınmaktadır. Hukuksal yönden doğru gözüken bu tanım sosyolojik açıdan yeterli değildir. Sosyolojik görüşe göre, gelişim çağındaki çocuğun sağlıklı gelişimi desteklenmelidir. Eğer çocuğun sağlıklı bir şekilde gelişimi desteklenmezse, çocukta davranış bozuklukları ortaya çıkabilir. Çocuktaki davranış bozuklukları ile yeterince ilgilenilmemesi halinde, çocukta daha ağır davranış bozuklukları ve daha sonra da suçluluk ortaya çıkabilir. Bu nedenle davranış bozukluğu gösteren çocuklar, suç işlemeye eğilimli, korunması gerekli çocuklardır. Bu durumdaki çocuklar mahkemeye gönderilmek yerine çeşitli sosyal kurumlar aracılığıyla topluma tekrar kazandırılabilirler.
Çocuk Suçluluğunun Nedenleri
Çocukların neden suç işledikleri geçmişte olduğu gibi günümüzde de üzerinde önemle durulan bir konudur. Bugün bu konuda oldukça fazla bilgi birikimi olmasına karşın, çocukların bir bölümünün suç işleme nedenleri hala açıklanamamıştır. Çocukların suç işleme nedenlerine ilişkin yapılan çalışmalar; çocuk suçluluğunda öncelikle suçluluk nedenlerinin ortaya çıkarılması, daha sonra da suç nedenlerinin ortadan kaldırılması konusunda birleşmektedirler. Çocuk suçluluğunun nedenlerinin bilinmesi, çocuk suçluluğunu engelleyecek toplumsal politikaların ortaya konması ve uygulanmasında son derece önemli bir rol oynamaktadır. Çocukları suç işlemeye sevk eden faktörler, pek çok araştırmacı tarafından bireysel ve çevresel nedenler şeklinde gruplandırılmaktadır.
Bireysel nedenler
Bireysel suç nedenlerinden biri kişilik bozukluklarıdır. Kişilik bozukluğu olan çocuklar tedavi edilmediği sürece bu rahatsızlıklarının niteliğine uygun suçlar işleyebilirler. Kleptomanların hırsızlık yapması, psikopatların şiddet suçları işlemesi bu türdendir. Sara (epilepsi), beyin iltihabı gibi tümüyle organik koşullara karşı bir tepki olarak davranışın kontrol edilememesi dolaylı olarak suçu oluşturabilir. Nörotik kişilik bozukluğuna bağlı, bilinçsizce yapılan anti-sosyal davranışlar sonucu suç işlenebilir.
Bağımlılık yaratan maddelerin etkisindeki çocuklar ve zihinsel engelli çocuklar suç işlemeye daha açık olabilirler. Düşük zeka düzeyinin suçluluğun oluşumundaki kısmi rolü kabul edilmekle birlikte, zeka geriliği, öğrenim yoksunluğu ve suçluluk üçlüsü arasındaki ilişki üzerinde durmak daha anlamlıdır.
Suçun bireysel nedenleri, çevresel nedenlerle kıyaslandığında ikinci derece öneme sahiptir ve çoğunlukla karşımıza diğer nedenlerle birleşmiş olarak çıkabilir. Yine de çocukların işlediği bazı suçların tamamen bireysel nedenlerden kaynaklandığı göz ardı edilmemelidir.
Çevresel nedenler
Çocukların doğumundan itibaren hayatlarını geçirdikleri sosyal çevre; kişiliğin oluşumunda çok önemlidir. Çocuklar içinde bulundukları sosyal çevreden etkilenebilir ve bu sosyal çevreyi etkileyebilirler. Çocuklar iyi-kötü, güzel-çirkin gibi temel davranış kalıplarını içinde bulunduğu sosyal çevreden öğrenir. Suç davranışının da en önemli kaynağı durumundaki bu sosyal çevreler; aile, okul, arkadaş, iş ve boş zamanların geçirildiği çevrelerdir. Bunlara ek olarak göç ve gecekondulaşmayı da çocuk suçluluğunda çevresel nedenler arasında ele almak gerekir.
Aile çevresi
Çocuğun doğumuyla birlikte ilk karşılaştığı ve ilk sosyal ilişkilerini kurduğu toplumsal kurum ailesidir. Aile çocuğun beslenme, bakım, korunma ve sevilme ihtiyaçlarını karşılamasının yanı sıra, çocuğu gelişimi ve davranışları açısından da yönlendirerek, toplumsal bir birey haline gelmesine yardımcı olmaktadır. Bu nedenle yapı olarak ailenin ve aile içindeki ilişkilerin çocuklar üzerinde çok önemli etkileri bulunmaktadır. Çocuğun sağlıklı bir kişilik geliştirmesinde ve içinde bulunduğu sosyal çevreye uyum sağlamasında, anne-baba-çocuk ilişkisinin önemi her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Büyüme aşamalarında başarılı olan çocuklar, iyi aile ilişkileri içinde yetişmiş bireylerdir. Aile içinde gerçekleşen başarılı ilişkiler, mutlu, arkadaşça, bunalımdan uzak ve yapıcı bireylerin oluşumunu sağlar. Uyum bozukluğu gösteren çocuklar ise, genellikle başarısız anne-baba-çocuk ilişkisinin ürünüdürler. Anne-babanın sevgi ve ilgisinden yoksun olarak büyüyen çocuklar, büyük bir sevgi açlığı gösterirler. Bu açlık da bir takım davranış ve uyum bozukluklarına neden olabilir.
Erken çocukluk döneminde annesinden uzun süre ayrı kalmış veya onun ilgisizliğine uğramış çocuk daha sonraları da sürekli olarak annesini veya ilişki kurduğu insanı kaybedeceği korkusu içinde olabilir. Çevresindeki her değişiklik ve kendisine yapılan her engellemeye aşırı hassastır. Bu ruh hali çocuğun çevresine uyumunu güçleştirir. Bu çocukların bir kısmı bütün hayatları boyunca ilişki kuracakları, bağlanacakları bir insan ararlar. Buldukları zaman ondan çok şey beklerler ve çabuk hayal kırıklığına uğrayabilir ve güvensiz, kıskanç olabilirler. Bu yüzden de ilişki kurdukları insan ve toplumla kolayca çatışır, alkole, uyuşturucu maddelere, suça yönelebilirler. İnsanlara, onların manevi değerlerine tam bir ilgisizlik içinde insanları, kanunları zorlamaktan hoşlanabilirler. İnsan sevgisi ve ilişkisi yerine, eşyaya, paraya, mala ihtiraslı bir yönelme gösterebilirler. Kendilerinde ahlak-vicdan yapısı ve başkasına itaat, saygı duygusu gelişmediğinden çeşitli suçları pişman olmaksızın tekrarlayabilirler. Hırsızlık yapan çocuklar arasında yapılan incelemeler, çocukların bu tipte gelişen çocuklar olduğunu göstermektedir.
Baba ise çocuğun hayatında korkunun daha ön sırada olduğu, otorite sembolü olarak görülür. Çocuğun ruhsal gelişiminde, babanın kudret ve otoritesinin derecesinin ve çocuğa yansıma tarzının çok büyük önemi vardır. Sevgi ve belirli bir anlayış ile beraber olmayan, çocuğun fiziksel ve ruhsal yeteneklerinin dışına çıkan aşırı baskıcı, cezalandırıcı ve korku yaratıcı otorite iki yönde gelişme yaratabilir. Ya çocuğun kendisine güven, cesaret, mücadele ve yaratma enerjisini engeller; böylece sinirli, zayıf, korkak, çekingen olmasına yol açar ya da çocuk babanın kendisine gösterdiği saldırgan tavrı kendisine mal eder ve kendisi de çevresine, diğer insanlara aynı saldırganlığı, yıkıcılığı gösterir.
Aile çevresi ve çocuk suçluluğu arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmacılar, çocuk istismarı ve ihmalinin de çocuğun anti-sosyal davranışına neden olduğunu ortaya koymuşlardır. Problemin çözümünde saldırgan davranışların kabulü, fiziksel cezanın bir eğitme yolu olarak görülmesi, çocuğun ailenin malı gibi algılanması, dolayısıyla hak ve statüsünün kısıtlı olması, aile içinde olayların gizli olduğu düşüncesi, yalnızlık, işsizlik, kriz ve geçiş dönemleri, depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklar, alkol ve uyuşturucu madde kullanımı, engelli çocuk sahibi olma, olanakların kısıtlılığı, geçimsizlik, çocuklardan gerçekçi olmayan beklentiler ve en önemlisi istismar geçmişi olan aileler, aile içi istismar olasılığını arttırmaktadır. Çocuk suçluluğu olgularına bakıldığında yaklaşık hepsinin geçmişinde yaşanmış çocuk istismarı olaylarının bulunduğu ve bunların çocuğu suça yönelten en büyük etmenlerden birisi olduğu söylenmektedir. İstismara bağlı bir diğer önemli sorun da çocukların evden kaçmasıdır. Evden kaçma çocuğun yetersiz toplumsallaşmasına yol açan ana baba davranışlarına karşı, anti sosyal olarak nitelendirilebilecek bir tepkidir. Araştırmalar çocukların istismar edilmesi ile evden kaçma arasında önemi bir ilişki olduğunu vurgulamaktadır. Bunlara ek olarak aile fertlerinden bazılarının suça karışmaları, alkol ya da madde bağımlısı olmaları, bazı ailelerde suçun meslek olarak icrası ve sosyalizasyon sürecinde çocuğa bizzat öğretilmesi de çocuk suçluluğunda ailesel nedenler arasında sayılabilir.
Okul çevresi
Okul, çocuk için toplum tarafından oluşturulan ilk kendini deneme yeridir. Okul sistemi, çocuğa ileride içinde yer alacağı bürokratik toplumun benzeri bir model sunar. Eğitim ve öğretim süreci çocukları başarılı bir toplumsallaşmaya ulaştırma sürecidir. Bunun doğal sonucu olarak, okulun bu işlevini herhangi bir nedenle yerine getirememesi, bireyin başarısını, gelişimini, çevresine uyumunu ve ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyecektir. İnsancıl, bireyi geliştiren, yaşama hazırlayan eğitimin etkinliğine ve önemine karşılık, eksik, yetersiz, yanlış eğitim birçok sorunun kaynağı olabilmekte ve bazı hallerde okul, çocukların gelişme ve uyum güçlüklerini çözmeye yardım edecek yerde, farkında olmadan çocuğun suça yönelmesine neden olabilecek yeni sorun ve güçlükler yaratmaktadır. Okulla ilişkili bu sorun ve güçlüklerin başında, okul başarısızlığı gelir. Okul başarısızlığı gösteren çocukların başarıları, gerçek yeteneklerinin altında seyretmektedir. Okul başarısızlığı gösteren çocuk sınıfta bir şey yapmaz, ödevlerini hazırlarken dikkatsiz ve ihmalkârdır. Sınıf arkadaşlarıyla sürekli tartışır, otoriteyi kabul etmek istemez. Sınıfta ya hiç derse katılmaz ya da çok az katılır.
Okul başarısızlığı, çocuğun gerek okulla ilgili diğer anti sosyal davranışlara yönelmesinde, gerekse suça yönelmesinde önemli bir göstergedir ve öğrencilik yaşamı boyunca artarak devam eder. Çocuğun okulda başarı oranı düştükçe, suçlu olma olasılığı artmaktadır.
Okul idaresi ve ailelerin, genellikle başarısızlık yaşayan çocukların bu durumlarına uzun süre tahammül edemedikleri ve bu çocukları okuldan uzaklaştırdıkları belirtilmektedir. Bunun neticesinde, çocukların psikolojisinde bozukluklar oluşmakta, çocukta zaten mevcut olan faydasızlık, güvensizlik gibi duygular artmakta ve çocuğun suça yönelmesi kaçınılmaz hale gelmektedir. Çocuğun suça yönelmesine neden olabilecek okulla ilgili diğer önemli bir faktör de, okuldan kaçmadır. Okuldan kaçma ve okul başarısızlığı birbirleriyle çok yakın bir sebep sonuç ilişkisine sahiptir. Bazen okul başarısızlığı okuldan kaçmanın en önemli nedeni durumundayken, bazen de bunun tersi geçerlidir. Çocuğun suça yönelmesinde okuldan kaçmanın önemi düşünüldüğünde, okullardaki öğretmen ve idarecilere çocukların derslere devamlarını sağlama noktasında önemli görevler düşmektedir.
Çocuğun suça yönelmesinde etkili olan okulla ilgili diğer bir faktör de okula geç başlamadır. Bu konu ile ilgili birçok gözlem, eğitimin başındaki bir gecikmenin, çocuğun tüm eğitim yaşamında bir zorlanma şeridi halinde ortaya çıkabileceğini göstermiştir. Bu durumlarda da başarısızlık ve bunu takiben suça yönelme kaçınılmaz hale gelmektedir.
Okulun kendi içerisinde kuralları vardır ve bu kuralların ihlal edilmesi durumunda, uyarmadan okuldan uzaklaştırmaya varan disiplin cezası denilen yaptırımlar uygulanır. Okuldaki uyum sorunlarının bir göstergesi durumundaki bu disiplin cezaları, çocuğun suça yönelmesinde önemli bir etkendir. Yöneticiler genellikle çok ciddi disiplin sorunları ile ilgilenmekte, bu sorunları yaratan öğrencilere nasihat verme veya tehdit içeren konuşmalar yapmakta, hafif disiplin suçları ile ilgilenmemektedirler. Oysa hafif suçlara zamanında müdahale edilmez ve rehabilite edilmezlerse, bu suçlar ileride daha ağır suçlara dönüşebilir ve bu suçların önlenmesi güçleşebilir. Okul idarelerinin disiplin suçu işleyen çocukların sorunlarına çözüm bulmak için uğraşmak yerine, çoğunlukla sorunu çıkaranları okuldan uzaklaştırmak gibi bir kolaycılığa başvurduğu görülmektedir. Bu durumda sorun, sürekli olarak yer değiştirmekte ve artarak devam etmektedir. Bu durumlarda ister disiplin suçu neticesinde, isterse başka bir nedenle oluşsun okul değiştirme de çocuğu suça yöneltebilir. Okul değiştirme çocuğun dünyasında bir kesinti oluşturur. Buna devamsızlık da eklendiğinde tümüyle bir kopukluğun söz konusu olduğu görülür. Bunun sonucu da ya sınıfta kalmadır ya da okuldan ayrılmadır.
Okul, eğitim ve öğretimle çocuğa geniş bir ufuk, çok boyutlu düşünme imkanı sağlar ve kişilik gelişimini destekler. Çocuk genellikle, eğitimine paralel olarak, güzel ve doğru karar verebilme imkanı bulur. İstisnalar dışında, çocuğun eğitimi ve öğretimi ilerledikçe suçtan adım adım uzaklaştığı da unutulmamalıdır.
Arkadaş çevresi
Çocuğun sosyal gelişiminin en kritik noktalarından biri olan arkadaşlık ilişkileri, ergenin doğru davranışlarda bulunması açısından çok önemlidir. Cezaevlerinde yapılan bazı çalışmalar; suça karışan çocukların çoğunluğunun bu suçları arkadaşlarıyla birlikte işlediğini göstermiştir. Bu sonuç suçluluk ve arkadaşlığın ne kadar yakından ilişkili olduğunu kanıtlamaktadır. Olumsuz akran etkilerinin bir sonucu olarak genç; kimliğini kazanma çabası sırasında gruba ait olma, grup onayını yitirmeme uğruna sapan davranışlara yönelebilmektedir. Sosyal bilimciler, suçluluğun öğrenilmiş bir süreç olduğunu kabul etmekte ve suçluluk eğilimlerinin normalden sapmış davranış şekli olduğu kadar, grup yaşamına bağlı bir sorun olduğunu da kanıtlamaya çalışmaktadırlar (Tayfun1989, Uluğtekin 1991, Ulak1993).
Ergenin bir grup tarafından kabul görmesi; onun kimliğini bulabilmesinde, toplumda yer edinebilmesinde geçireceği aşamalar için gereklidir. Bu çağ ergenin hem toplumsal nitelik kazandığı, hem de kişiliğini kazandığı bir arayış dönemidir. Bu arayışın özünde topluma uyum sağlama isteği ve onay görme gereksinimi yatmaktadır. Toplumsal uyumun ölçüsü ise, bireyin çevresindeki kişilerle ilişkiler kurup sürdürebilmesi, grup çalışmasına katılabilmesi, yapıcı olması, sorumluluk yüklenebilmesi ve birlikte yasamın getirdiği kurallara uyabilmesidir. Bu, zamanla oluşan bir süreçtir.
Anne-baba ve çocuk arasında ebeveyn otoritesine dayalı bir ilişki vardır. Buna karşılık akranlarla beraberlik daha eşitlikçi bir sosyal teması gerektirir. Akranlar eşit bilgi ve otoriteye sahiptirler. Dolayısıyla bu yıllarda ergen önceleri ailesi ile ilişki kurduğu zamanın büyük çoğunluğunu arkadaşları ile geçirir.
Toplumsallaşma kuramı çerçevesinde aile ilişkileri yetersiz olan çocukların akran gruplarına daha çok ilgi duydukları ve akran grubundan olumsuz etkilendikleri söylenebilir. Arkadaşlık ilişkilerinde suçlu modellerin varlığı halinde, arkadaşlık yoluyla bunlar kolayca alınabilmekte ve diğer elverişli toplumsal şartlarla pekişmektedir. Ergenlik döneminde gençler, akranları tarafından onay görmek için onların ilgi, değer ve tutumlarını benimsemektedirler. Grup tarafından kabul görme, gencin kendisine olan güvenini pekiştirmekte ve arkadaşları arasında duygu ve düşüncelerini rahatça dile getirmesine katkıda bulunmaktadır. Ergenler birbirlerini inceleyerek ve birbirlerine geribildirimlerde bulunarak, bireyler arası becerilerini geliştirme fırsatı bulabilmektedirler.Aile ve okulun, çocuğun boş zamanlarını değerlendirmesine imkan tanıyamaması, çocuğu sokağa itmekte ve oyun grupları veya çeteler halinde birleşerek suç işlemelerine neden olabilmektedir. Çocukların içinde bulunduğu grup onun geldiği toplumsal sınıfın bir uzantısıdır. Çeteye katılan geçlerin bir araya gelmelerinde aynı kaderi paylaşma, aynı azınlık gruptan gelme gibi özellikler göze çarpmaktadır. Bireyleri çeteye iten temel faktör korunma gereksinimidir. Arkadaşları ve akranlarının teşviki, para, çete üyesi olmanın getirdiği ayrıcalık çeteye katılmanın avantajları arasında gösterilmiştir .Ailede dengesizlik, geçimsizlik, kargaşa ve baskı arttıkça, gençlerin arkadaş kümesi yerine çete oluşturma olasılığı artar. Bu kimseler birlikte çalar, kırar, yasaları çiğnerler. Olumsuz akran etkileri, olumsuz ana baba tutumları ile birleştiğinde, gencin yasa dışı davranışlarda bulunma olasılığı da artmaktadır ...
Sosyal bir sorun olarak ele alınan suç, kişinin biyolojik ve psikolojik yapısının oluşturduğu karakter yapısı ile sosyal, ekonomik, kültürel etmenlerin oluşturduğu toplumsal yapının etkileşimi sonucunda ortaya çıkmaktadır. Suçun oluşumunda toplumsal yapının daha etkili olduğu yolundaki görüşler giderek artmaktadır.Suç kavramını tanımlamak oldukça güçtür. Bunun nedeni bu kavramın tanımının toplumdan topluma, aynı toplumda farklı zamanlarda, farklı sosyal gruplar arasında değişiklikler göstermesidir. Bununla birlikte genel olarak suç; toplum düzenini bozan, kanunlarca yasaklanan, hukuka aykırı davranışlar olarak tanımlanabilir. Suç ayrıca; topluma zarar verdiği ya da tehlikeli olduğu kanun koyucu tarafından kabul edilen ve belirtilen eylem şeklinde de tanımlanmaktadır. Günümüzde sosyo-kültürel bilimler, suç teşkil eden insan davranışını toplumda yürürlükte olan sosyal normlardan bir nevi sapma eylemi olarak tanımlamaktadırlar. Suçlu ise içinde yaşadığı toplumun normları ile kişisel kuvvetleri arasında bir denge kuramamış kişidir.
Çocuk suçluluğu en eski zamanlardan beri var olmakla birlikte, modern çehresini 19. asırdaki sanayi devrimi ile almıştır. Suçlu çocukların korunması ve çocuk mahkemeleri fikrinin ortaya çıkmasında ise aydınlanma çağı düşünürleri, sosyal hukuk akımı ve ceza hukuku alanındaki ekollerin rolleri büyük olmuştur. Aydınlanma çağında çocuğun doğuştan kötü olduğu yolundaki ortaçağ düşüncesi terk edilmiş, çocuğun ne iyi ne de kötü olarak doğduğu, içinde yaşadığı çevrenin etkisiyle suça ya da erdeme yöneldiği kabul edilmeye başlanmıştır. İçinde bulunduğumuz yüzyılda suç ve suçluluğun soyut bir hukuki sorun olmadığı, suçun soyut bir eylem değil, sosyal bir fenomen olduğu tartışmasız kabul edilen gerçeklerdendir. Çocukları suça iten nedenlerin farklılığı ve fizyolojik olarak içinde bulundukları durum, yetişkin suçluluğu ile çocuk suçluluğunun ayrımını gerektirmiştir. Hukuk sistemleri suçun aktif süresini çocuklar ve yetişkinler olmak üzere ikiye ayırarak, yetişkinleri ve çocukları farklı ceza, yargılama ve infaz siyasetine tabi tutmuştur. Bir taraftan suçlu çocuğu ceza hukukunun dışına çıkarmayı, diğer taraftan çocuğu fiilinden dolayı cezalandırmaktan ziyade, ıslah etmeyi amaç edinmiştir.
Çocuk suçluluğu kavramı, hukuki ve sosyolojik olarak değişik şekillerde ele alınmıştır. Hukuki açıdan çocuk suçluluğu “çocuğun ceza kanunlarınca suç sayılan bir fiili işlemesi sonucunda, yargı organlarının önüne getirilmesi” şeklinde tanımlanırken, suçlu çocuk “bir hukuki normu ihlal etmiş on sekiz yaşından küçük kimse” olarak ele alınmaktadır. Hukuksal yönden doğru gözüken bu tanım sosyolojik açıdan yeterli değildir. Sosyolojik görüşe göre, gelişim çağındaki çocuğun sağlıklı gelişimi desteklenmelidir. Eğer çocuğun sağlıklı bir şekilde gelişimi desteklenmezse, çocukta davranış bozuklukları ortaya çıkabilir. Çocuktaki davranış bozuklukları ile yeterince ilgilenilmemesi halinde, çocukta daha ağır davranış bozuklukları ve daha sonra da suçluluk ortaya çıkabilir. Bu nedenle davranış bozukluğu gösteren çocuklar, suç işlemeye eğilimli, korunması gerekli çocuklardır. Bu durumdaki çocuklar mahkemeye gönderilmek yerine çeşitli sosyal kurumlar aracılığıyla topluma tekrar kazandırılabilirler.
Çocuk Suçluluğunun Nedenleri
Çocukların neden suç işledikleri geçmişte olduğu gibi günümüzde de üzerinde önemle durulan bir konudur. Bugün bu konuda oldukça fazla bilgi birikimi olmasına karşın, çocukların bir bölümünün suç işleme nedenleri hala açıklanamamıştır. Çocukların suç işleme nedenlerine ilişkin yapılan çalışmalar; çocuk suçluluğunda öncelikle suçluluk nedenlerinin ortaya çıkarılması, daha sonra da suç nedenlerinin ortadan kaldırılması konusunda birleşmektedirler. Çocuk suçluluğunun nedenlerinin bilinmesi, çocuk suçluluğunu engelleyecek toplumsal politikaların ortaya konması ve uygulanmasında son derece önemli bir rol oynamaktadır. Çocukları suç işlemeye sevk eden faktörler, pek çok araştırmacı tarafından bireysel ve çevresel nedenler şeklinde gruplandırılmaktadır.
Bireysel nedenler
Bireysel suç nedenlerinden biri kişilik bozukluklarıdır. Kişilik bozukluğu olan çocuklar tedavi edilmediği sürece bu rahatsızlıklarının niteliğine uygun suçlar işleyebilirler. Kleptomanların hırsızlık yapması, psikopatların şiddet suçları işlemesi bu türdendir. Sara (epilepsi), beyin iltihabı gibi tümüyle organik koşullara karşı bir tepki olarak davranışın kontrol edilememesi dolaylı olarak suçu oluşturabilir. Nörotik kişilik bozukluğuna bağlı, bilinçsizce yapılan anti-sosyal davranışlar sonucu suç işlenebilir.
Bağımlılık yaratan maddelerin etkisindeki çocuklar ve zihinsel engelli çocuklar suç işlemeye daha açık olabilirler. Düşük zeka düzeyinin suçluluğun oluşumundaki kısmi rolü kabul edilmekle birlikte, zeka geriliği, öğrenim yoksunluğu ve suçluluk üçlüsü arasındaki ilişki üzerinde durmak daha anlamlıdır.
Suçun bireysel nedenleri, çevresel nedenlerle kıyaslandığında ikinci derece öneme sahiptir ve çoğunlukla karşımıza diğer nedenlerle birleşmiş olarak çıkabilir. Yine de çocukların işlediği bazı suçların tamamen bireysel nedenlerden kaynaklandığı göz ardı edilmemelidir.
Çevresel nedenler
Çocukların doğumundan itibaren hayatlarını geçirdikleri sosyal çevre; kişiliğin oluşumunda çok önemlidir. Çocuklar içinde bulundukları sosyal çevreden etkilenebilir ve bu sosyal çevreyi etkileyebilirler. Çocuklar iyi-kötü, güzel-çirkin gibi temel davranış kalıplarını içinde bulunduğu sosyal çevreden öğrenir. Suç davranışının da en önemli kaynağı durumundaki bu sosyal çevreler; aile, okul, arkadaş, iş ve boş zamanların geçirildiği çevrelerdir. Bunlara ek olarak göç ve gecekondulaşmayı da çocuk suçluluğunda çevresel nedenler arasında ele almak gerekir.
Aile çevresi
Çocuğun doğumuyla birlikte ilk karşılaştığı ve ilk sosyal ilişkilerini kurduğu toplumsal kurum ailesidir. Aile çocuğun beslenme, bakım, korunma ve sevilme ihtiyaçlarını karşılamasının yanı sıra, çocuğu gelişimi ve davranışları açısından da yönlendirerek, toplumsal bir birey haline gelmesine yardımcı olmaktadır. Bu nedenle yapı olarak ailenin ve aile içindeki ilişkilerin çocuklar üzerinde çok önemli etkileri bulunmaktadır. Çocuğun sağlıklı bir kişilik geliştirmesinde ve içinde bulunduğu sosyal çevreye uyum sağlamasında, anne-baba-çocuk ilişkisinin önemi her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Büyüme aşamalarında başarılı olan çocuklar, iyi aile ilişkileri içinde yetişmiş bireylerdir. Aile içinde gerçekleşen başarılı ilişkiler, mutlu, arkadaşça, bunalımdan uzak ve yapıcı bireylerin oluşumunu sağlar. Uyum bozukluğu gösteren çocuklar ise, genellikle başarısız anne-baba-çocuk ilişkisinin ürünüdürler. Anne-babanın sevgi ve ilgisinden yoksun olarak büyüyen çocuklar, büyük bir sevgi açlığı gösterirler. Bu açlık da bir takım davranış ve uyum bozukluklarına neden olabilir.
Erken çocukluk döneminde annesinden uzun süre ayrı kalmış veya onun ilgisizliğine uğramış çocuk daha sonraları da sürekli olarak annesini veya ilişki kurduğu insanı kaybedeceği korkusu içinde olabilir. Çevresindeki her değişiklik ve kendisine yapılan her engellemeye aşırı hassastır. Bu ruh hali çocuğun çevresine uyumunu güçleştirir. Bu çocukların bir kısmı bütün hayatları boyunca ilişki kuracakları, bağlanacakları bir insan ararlar. Buldukları zaman ondan çok şey beklerler ve çabuk hayal kırıklığına uğrayabilir ve güvensiz, kıskanç olabilirler. Bu yüzden de ilişki kurdukları insan ve toplumla kolayca çatışır, alkole, uyuşturucu maddelere, suça yönelebilirler. İnsanlara, onların manevi değerlerine tam bir ilgisizlik içinde insanları, kanunları zorlamaktan hoşlanabilirler. İnsan sevgisi ve ilişkisi yerine, eşyaya, paraya, mala ihtiraslı bir yönelme gösterebilirler. Kendilerinde ahlak-vicdan yapısı ve başkasına itaat, saygı duygusu gelişmediğinden çeşitli suçları pişman olmaksızın tekrarlayabilirler. Hırsızlık yapan çocuklar arasında yapılan incelemeler, çocukların bu tipte gelişen çocuklar olduğunu göstermektedir.
Baba ise çocuğun hayatında korkunun daha ön sırada olduğu, otorite sembolü olarak görülür. Çocuğun ruhsal gelişiminde, babanın kudret ve otoritesinin derecesinin ve çocuğa yansıma tarzının çok büyük önemi vardır. Sevgi ve belirli bir anlayış ile beraber olmayan, çocuğun fiziksel ve ruhsal yeteneklerinin dışına çıkan aşırı baskıcı, cezalandırıcı ve korku yaratıcı otorite iki yönde gelişme yaratabilir. Ya çocuğun kendisine güven, cesaret, mücadele ve yaratma enerjisini engeller; böylece sinirli, zayıf, korkak, çekingen olmasına yol açar ya da çocuk babanın kendisine gösterdiği saldırgan tavrı kendisine mal eder ve kendisi de çevresine, diğer insanlara aynı saldırganlığı, yıkıcılığı gösterir.
Aile çevresi ve çocuk suçluluğu arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmacılar, çocuk istismarı ve ihmalinin de çocuğun anti-sosyal davranışına neden olduğunu ortaya koymuşlardır. Problemin çözümünde saldırgan davranışların kabulü, fiziksel cezanın bir eğitme yolu olarak görülmesi, çocuğun ailenin malı gibi algılanması, dolayısıyla hak ve statüsünün kısıtlı olması, aile içinde olayların gizli olduğu düşüncesi, yalnızlık, işsizlik, kriz ve geçiş dönemleri, depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklar, alkol ve uyuşturucu madde kullanımı, engelli çocuk sahibi olma, olanakların kısıtlılığı, geçimsizlik, çocuklardan gerçekçi olmayan beklentiler ve en önemlisi istismar geçmişi olan aileler, aile içi istismar olasılığını arttırmaktadır. Çocuk suçluluğu olgularına bakıldığında yaklaşık hepsinin geçmişinde yaşanmış çocuk istismarı olaylarının bulunduğu ve bunların çocuğu suça yönelten en büyük etmenlerden birisi olduğu söylenmektedir. İstismara bağlı bir diğer önemli sorun da çocukların evden kaçmasıdır. Evden kaçma çocuğun yetersiz toplumsallaşmasına yol açan ana baba davranışlarına karşı, anti sosyal olarak nitelendirilebilecek bir tepkidir. Araştırmalar çocukların istismar edilmesi ile evden kaçma arasında önemi bir ilişki olduğunu vurgulamaktadır. Bunlara ek olarak aile fertlerinden bazılarının suça karışmaları, alkol ya da madde bağımlısı olmaları, bazı ailelerde suçun meslek olarak icrası ve sosyalizasyon sürecinde çocuğa bizzat öğretilmesi de çocuk suçluluğunda ailesel nedenler arasında sayılabilir.
Okul çevresi
Okul, çocuk için toplum tarafından oluşturulan ilk kendini deneme yeridir. Okul sistemi, çocuğa ileride içinde yer alacağı bürokratik toplumun benzeri bir model sunar. Eğitim ve öğretim süreci çocukları başarılı bir toplumsallaşmaya ulaştırma sürecidir. Bunun doğal sonucu olarak, okulun bu işlevini herhangi bir nedenle yerine getirememesi, bireyin başarısını, gelişimini, çevresine uyumunu ve ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyecektir. İnsancıl, bireyi geliştiren, yaşama hazırlayan eğitimin etkinliğine ve önemine karşılık, eksik, yetersiz, yanlış eğitim birçok sorunun kaynağı olabilmekte ve bazı hallerde okul, çocukların gelişme ve uyum güçlüklerini çözmeye yardım edecek yerde, farkında olmadan çocuğun suça yönelmesine neden olabilecek yeni sorun ve güçlükler yaratmaktadır. Okulla ilişkili bu sorun ve güçlüklerin başında, okul başarısızlığı gelir. Okul başarısızlığı gösteren çocukların başarıları, gerçek yeteneklerinin altında seyretmektedir. Okul başarısızlığı gösteren çocuk sınıfta bir şey yapmaz, ödevlerini hazırlarken dikkatsiz ve ihmalkârdır. Sınıf arkadaşlarıyla sürekli tartışır, otoriteyi kabul etmek istemez. Sınıfta ya hiç derse katılmaz ya da çok az katılır.
Okul başarısızlığı, çocuğun gerek okulla ilgili diğer anti sosyal davranışlara yönelmesinde, gerekse suça yönelmesinde önemli bir göstergedir ve öğrencilik yaşamı boyunca artarak devam eder. Çocuğun okulda başarı oranı düştükçe, suçlu olma olasılığı artmaktadır.
Okul idaresi ve ailelerin, genellikle başarısızlık yaşayan çocukların bu durumlarına uzun süre tahammül edemedikleri ve bu çocukları okuldan uzaklaştırdıkları belirtilmektedir. Bunun neticesinde, çocukların psikolojisinde bozukluklar oluşmakta, çocukta zaten mevcut olan faydasızlık, güvensizlik gibi duygular artmakta ve çocuğun suça yönelmesi kaçınılmaz hale gelmektedir. Çocuğun suça yönelmesine neden olabilecek okulla ilgili diğer önemli bir faktör de, okuldan kaçmadır. Okuldan kaçma ve okul başarısızlığı birbirleriyle çok yakın bir sebep sonuç ilişkisine sahiptir. Bazen okul başarısızlığı okuldan kaçmanın en önemli nedeni durumundayken, bazen de bunun tersi geçerlidir. Çocuğun suça yönelmesinde okuldan kaçmanın önemi düşünüldüğünde, okullardaki öğretmen ve idarecilere çocukların derslere devamlarını sağlama noktasında önemli görevler düşmektedir.
Çocuğun suça yönelmesinde etkili olan okulla ilgili diğer bir faktör de okula geç başlamadır. Bu konu ile ilgili birçok gözlem, eğitimin başındaki bir gecikmenin, çocuğun tüm eğitim yaşamında bir zorlanma şeridi halinde ortaya çıkabileceğini göstermiştir. Bu durumlarda da başarısızlık ve bunu takiben suça yönelme kaçınılmaz hale gelmektedir.
Okulun kendi içerisinde kuralları vardır ve bu kuralların ihlal edilmesi durumunda, uyarmadan okuldan uzaklaştırmaya varan disiplin cezası denilen yaptırımlar uygulanır. Okuldaki uyum sorunlarının bir göstergesi durumundaki bu disiplin cezaları, çocuğun suça yönelmesinde önemli bir etkendir. Yöneticiler genellikle çok ciddi disiplin sorunları ile ilgilenmekte, bu sorunları yaratan öğrencilere nasihat verme veya tehdit içeren konuşmalar yapmakta, hafif disiplin suçları ile ilgilenmemektedirler. Oysa hafif suçlara zamanında müdahale edilmez ve rehabilite edilmezlerse, bu suçlar ileride daha ağır suçlara dönüşebilir ve bu suçların önlenmesi güçleşebilir. Okul idarelerinin disiplin suçu işleyen çocukların sorunlarına çözüm bulmak için uğraşmak yerine, çoğunlukla sorunu çıkaranları okuldan uzaklaştırmak gibi bir kolaycılığa başvurduğu görülmektedir. Bu durumda sorun, sürekli olarak yer değiştirmekte ve artarak devam etmektedir. Bu durumlarda ister disiplin suçu neticesinde, isterse başka bir nedenle oluşsun okul değiştirme de çocuğu suça yöneltebilir. Okul değiştirme çocuğun dünyasında bir kesinti oluşturur. Buna devamsızlık da eklendiğinde tümüyle bir kopukluğun söz konusu olduğu görülür. Bunun sonucu da ya sınıfta kalmadır ya da okuldan ayrılmadır.
Okul, eğitim ve öğretimle çocuğa geniş bir ufuk, çok boyutlu düşünme imkanı sağlar ve kişilik gelişimini destekler. Çocuk genellikle, eğitimine paralel olarak, güzel ve doğru karar verebilme imkanı bulur. İstisnalar dışında, çocuğun eğitimi ve öğretimi ilerledikçe suçtan adım adım uzaklaştığı da unutulmamalıdır.
Arkadaş çevresi
Çocuğun sosyal gelişiminin en kritik noktalarından biri olan arkadaşlık ilişkileri, ergenin doğru davranışlarda bulunması açısından çok önemlidir. Cezaevlerinde yapılan bazı çalışmalar; suça karışan çocukların çoğunluğunun bu suçları arkadaşlarıyla birlikte işlediğini göstermiştir. Bu sonuç suçluluk ve arkadaşlığın ne kadar yakından ilişkili olduğunu kanıtlamaktadır. Olumsuz akran etkilerinin bir sonucu olarak genç; kimliğini kazanma çabası sırasında gruba ait olma, grup onayını yitirmeme uğruna sapan davranışlara yönelebilmektedir. Sosyal bilimciler, suçluluğun öğrenilmiş bir süreç olduğunu kabul etmekte ve suçluluk eğilimlerinin normalden sapmış davranış şekli olduğu kadar, grup yaşamına bağlı bir sorun olduğunu da kanıtlamaya çalışmaktadırlar (Tayfun1989, Uluğtekin 1991, Ulak1993).
Ergenin bir grup tarafından kabul görmesi; onun kimliğini bulabilmesinde, toplumda yer edinebilmesinde geçireceği aşamalar için gereklidir. Bu çağ ergenin hem toplumsal nitelik kazandığı, hem de kişiliğini kazandığı bir arayış dönemidir. Bu arayışın özünde topluma uyum sağlama isteği ve onay görme gereksinimi yatmaktadır. Toplumsal uyumun ölçüsü ise, bireyin çevresindeki kişilerle ilişkiler kurup sürdürebilmesi, grup çalışmasına katılabilmesi, yapıcı olması, sorumluluk yüklenebilmesi ve birlikte yasamın getirdiği kurallara uyabilmesidir. Bu, zamanla oluşan bir süreçtir.
Anne-baba ve çocuk arasında ebeveyn otoritesine dayalı bir ilişki vardır. Buna karşılık akranlarla beraberlik daha eşitlikçi bir sosyal teması gerektirir. Akranlar eşit bilgi ve otoriteye sahiptirler. Dolayısıyla bu yıllarda ergen önceleri ailesi ile ilişki kurduğu zamanın büyük çoğunluğunu arkadaşları ile geçirir.
Toplumsallaşma kuramı çerçevesinde aile ilişkileri yetersiz olan çocukların akran gruplarına daha çok ilgi duydukları ve akran grubundan olumsuz etkilendikleri söylenebilir. Arkadaşlık ilişkilerinde suçlu modellerin varlığı halinde, arkadaşlık yoluyla bunlar kolayca alınabilmekte ve diğer elverişli toplumsal şartlarla pekişmektedir. Ergenlik döneminde gençler, akranları tarafından onay görmek için onların ilgi, değer ve tutumlarını benimsemektedirler. Grup tarafından kabul görme, gencin kendisine olan güvenini pekiştirmekte ve arkadaşları arasında duygu ve düşüncelerini rahatça dile getirmesine katkıda bulunmaktadır. Ergenler birbirlerini inceleyerek ve birbirlerine geribildirimlerde bulunarak, bireyler arası becerilerini geliştirme fırsatı bulabilmektedirler.Aile ve okulun, çocuğun boş zamanlarını değerlendirmesine imkan tanıyamaması, çocuğu sokağa itmekte ve oyun grupları veya çeteler halinde birleşerek suç işlemelerine neden olabilmektedir. Çocukların içinde bulunduğu grup onun geldiği toplumsal sınıfın bir uzantısıdır. Çeteye katılan geçlerin bir araya gelmelerinde aynı kaderi paylaşma, aynı azınlık gruptan gelme gibi özellikler göze çarpmaktadır. Bireyleri çeteye iten temel faktör korunma gereksinimidir. Arkadaşları ve akranlarının teşviki, para, çete üyesi olmanın getirdiği ayrıcalık çeteye katılmanın avantajları arasında gösterilmiştir .Ailede dengesizlik, geçimsizlik, kargaşa ve baskı arttıkça, gençlerin arkadaş kümesi yerine çete oluşturma olasılığı artar. Bu kimseler birlikte çalar, kırar, yasaları çiğnerler. Olumsuz akran etkileri, olumsuz ana baba tutumları ile birleştiğinde, gencin yasa dışı davranışlarda bulunma olasılığı da artmaktadır ...