ALINTIDR....
Çocuk Suçluluğu Bağlamında Türkiye’de Çocukla İlgili Gelişmelere Tarihsel Bir Bakış
Türkiye’de çocukla ilgili gelişmeleri, toplumsal-ekonomik ve siyasal değişim süreci içinde ülke açısından önemi tarihler olan 1920 ve 1960 yıllarına göre üç döneme ayırmak mümkündür.
1920’li Yıllara Kadar Çocukla İlgili Gelişmeler
Çocukla ilgili ilk bilinen girişim, Mithat Paşa’nın Tuna valisiyken 1868’de kurduğu çocuk ıslahhaneleridir. Islahhaneye 12-13 yaşından büyük olmayan, anne-babası olmayan, anne babasından biri yoksul ya da sakat olan ve her türlü sevk ve idareden yoksun olan çocuklar, bir istek durumunda anne-babası ve akrabası olan çocuklar da ıslah ve terbiye için ıslahhaneye kabul edilir. Genel olarak 13 yaşından aşağı olup irtikap, töhmet ve cinayet nedeniyle yasal olarak bir yıl ya da daha fazla hapsi gereken çocuklar da hükümetin resmi emriyle ıslahhaneye alınır. Islahhanelerde bir yandan çocukların eğitimi sürdürülürken, bir yandan da terzi, kundura, dabaklık, mürettiplik atölyelerinde bir sanat elde etmeleri sağlanmıştır. Çocuk ıslahhaneleri düşüncesinde kimsesiz, uyumsuz ve suçlu çocukların tümünü birden ayrım yapmaksızın korunmaya, bakıma, eğitime muhtaç olduğunun kabul edilerek aynı kuruma alınması oldukça ileri bir uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır. 1895 yılında İstanbul’da kurulan Darülaceze de kimsesiz çocukların korunmasında oldukça etkili olmuştur.
Kimsesiz çocukların devletçe korunması ve eğitimini amaçlayan ilk kapsamlı uygulama, yetimhane veya öksüz yurdu anlamına gelen darüleytam’ların kurulmasıyla kendini göstermiştir. Bu kuruluşların ortaya çıkmasındaki en önemli neden, 1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyetten itibaren, Osmanlı İmparatorluğunun çeşitli savaşlara katılması sonucu pek çok çocuğun babasız kalması, göçmen ya da mülteci olarak ülkeye gelmiş olmasıdır. İmparatorluk özellikle şehit çocuklarının koruma altına alınması ve eğitilmesi için ülkenin çeşitli yerlerinde darüleytamlar açmaya başlamıştır (Uluğtekin, 1994).
1920-1960 Yılları Arası Çocukla İlgili Gelişmeler
Anadolu’da 1920 yılında kurulan Ulusal Hükümet, Osmanlı İmparatorluğu tarafından kapatılan darüleytamları tekrar açma çabasına girmiştir. Hükümet, Maarif Nezaretine (Eğitim Bakanlığı) bağlı olan bu kurumları Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlayarak 1922’de Darüleytam Yönetmeliğini yürürlüğe koymuştur. Söz konusu yönetmelikte darüleytamlar ders ve sanat bakımından iki gruba ayrılmış, kız ve erkek öğrenciler kuruluşların manevi evladı sayılarak gelecekleri güvence altına alınmaya çalışılmıştır. Darüleytamlar bir süre sonra tekrar Eğitim Bakanlığına bağlanmış ve bu bakanlık 1924 yılında yeni bir yönetmelik hazırlamıştır. Bu yeni yönetmeliğe göre, darüleytamlara kabul edilecek çocukların 5 yaşından küçük, 13 yaşından büyük olmaması gerekir; anne-babasız olanlara, sadece babasız olanlara göre daima öncelik tanınır; öğrenim göremeyecek ya da bir sanat öğrenemeyecek ölçüde sakat olanlarla, tedavisi olanaksız bir hastalığı olanlar ve zihinsel özürlüler darüleytamlara kabul edilmezler. Bu ikinci yönetmeliğe göre, kızların 20, erkeklerin 18 yaşına kadar kurumlarda kalmalarına izin verilmiştir. 10 Haziran 1926 yılında ise darüleytamlar kapatılmıştır. 1921 yılında Himaye-i Eftal Cemiyeti kurulmuş ve bu cemiyet Çocuk Esirgeme Kurumunun ve daha sonraları Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu olacak kurumun ilk oluşumudur. Bu dönemdeki diğer bir gelişme Medeni Kanunun çıkması olmuştur. 1926 yılında kabul edilen 743 sayılı Medeni Kanun, ülkede ‘korunmaya muhtaç çocuk’ tanımına ve mevzuatına önemli ölçüde ışık tutan bir kaynak olmuştur.
Üç tür çocuk anne babadan alınarak bir aile yanına ya da bir kuruma yerleştirilebilir. Bunlar:
(1) Bedensel olarak veya fikren gelişimi tehlikede bulunan çocuk
(2) Manen terkedilmiş çocuk
(3) Şirret ve itaatsiz çocuktur.
Çocuğun bedensel veya fikri gelişmesini tehlikeye düşürecek durumlar, çocuğun yeterince beslenmemesi, okula düzenli olarak gönderilmemesi, bedensel gücüyle uyumlu olmayan işlerde çalıştırılması, fuhşa, dilenciliğe veya hırsızlığa teşvik edilmesi, içki ve uyuşturucu maddeleri kullanmaya yöneltilmesi olarak ifade edilebilir. Manen terk edilen çocuk, bedensel ve fikri açıdan tehlikeye açık bırakılarak, örneğin yeterince beslenmediğinden ağır hastalıklara yakalanan, çeşitli nedenlerle işten veya okuldan kaçan, yalan söyleyen ve hırsızlığa yönelmiş çocuktur. Şirret ve itaatsiz çocuk ise, anne ve babasının terbiye etmekte güçlük çektiği, anne-baba sözü dinlemeyen, aile çevresinden uzaklaşan ve günlerini uygunsuz yer ve kişiler arasında geçiren çocuk olarak tanımlanabilir.
İsviçre’den alınan Medeni Kanuna karşılık, 1889 ve 1930 tarihli İtalyan ceza yasalarını kaynak alan Türk Ceza Kanunu, suçlu çocuklara ilişkin maddeleriyle ‘korunması gereken çocuklar’ açısından ayrım ve çelişki yaratmaktadır. Çünkü Medeni Kanunda ailesi tarafından yeterince bakılmadığı, eğitilmediği ve gözetilmediği için suça yönelen ve suç işleyen, bu nedenle korunması gereken ‘çocuk’, Türk Ceza Kanununda özgür iradesiyle yasayı çiğneyen ve bu nedenle cezalandırılması gereken ‘minyatür bir yetişkin’ olarak ele alınmıştır. ‘Korunmaya muhtaç çocuk’ ile ‘suçlu çocuk’ birbirinden ayrı ele alınmaya başlanmış ve bu ayrımcılık ve damgalamayı besleyen bir uygulamaya yol açmıştır. Sonuçta ‘korunmaya muhtaç çocuk’a ilişkin sosyal refah sistemiyle, ‘suçlu çocuk’a ilişkin adalet sistemi, birbirinden kopuk ve uzak kendi başlarına gelişmeye başlamıştır (Uluğtekin, 1994).
1960’lı Yıllar ve Sonrasında Çocukla İlgili Gelişmeler
Bu dönemde Türkiye içine girdiği hızlı toplumsal değişme süreci ve uluslar arası gelişmelerin de itici gücüyle, çocuk konusunda bazı önemli adımlar atmıştır. Bu bağlamda Anayasada ailenin, çocuğun ve gencin korunmasına yönelik hükümler yer almış, kalkınma planlarında ‘korunmaya muhtaç çocuk’ ve ‘suçlu çocuk’ konularında bazı değerlendirmeler yapılmış ve önerilerde bulunulmuştur.
1960’lı yıllardan itibaren üzerinde sıklıkla durulmaya başlanan çocuk mahkemeleri ve Sosyal Hizmetler Kurumu kanun tasarıları 1980’lerde bir sonuca ulaşmış ve 1987’de ise yasası 1979’da çıkarılan Çocuk Mahkemeleri kurulmuştur.
Ancak bu gelişmelere karşın, ne 1960’lı yıllarda ne de daha sonra ‘korunması gereken çocuk’a ilişkin devlet politikalarında bir bütünsellik oluşturulamamıştır. Bütünselliğin sağlanabilmesi için, Türk Ceza Kanunundan suç işleyen çocuklar hakkındaki temyiz kudreti kavramını kaldıracak radikal çözümler bu dönemde de üretilememiş, tam tersine ‘suçlu çocuk’ ve ‘korunmaya muhtaç çocuk’ ayrımı daha da keskinleşmiştir (Uluğtekin, 1994).
Çocuk Suçluluğu Bağlamında Türkiye’de Çocukla İlgili Gelişmelere Tarihsel Bir Bakış
Türkiye’de çocukla ilgili gelişmeleri, toplumsal-ekonomik ve siyasal değişim süreci içinde ülke açısından önemi tarihler olan 1920 ve 1960 yıllarına göre üç döneme ayırmak mümkündür.
1920’li Yıllara Kadar Çocukla İlgili Gelişmeler
Çocukla ilgili ilk bilinen girişim, Mithat Paşa’nın Tuna valisiyken 1868’de kurduğu çocuk ıslahhaneleridir. Islahhaneye 12-13 yaşından büyük olmayan, anne-babası olmayan, anne babasından biri yoksul ya da sakat olan ve her türlü sevk ve idareden yoksun olan çocuklar, bir istek durumunda anne-babası ve akrabası olan çocuklar da ıslah ve terbiye için ıslahhaneye kabul edilir. Genel olarak 13 yaşından aşağı olup irtikap, töhmet ve cinayet nedeniyle yasal olarak bir yıl ya da daha fazla hapsi gereken çocuklar da hükümetin resmi emriyle ıslahhaneye alınır. Islahhanelerde bir yandan çocukların eğitimi sürdürülürken, bir yandan da terzi, kundura, dabaklık, mürettiplik atölyelerinde bir sanat elde etmeleri sağlanmıştır. Çocuk ıslahhaneleri düşüncesinde kimsesiz, uyumsuz ve suçlu çocukların tümünü birden ayrım yapmaksızın korunmaya, bakıma, eğitime muhtaç olduğunun kabul edilerek aynı kuruma alınması oldukça ileri bir uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır. 1895 yılında İstanbul’da kurulan Darülaceze de kimsesiz çocukların korunmasında oldukça etkili olmuştur.
Kimsesiz çocukların devletçe korunması ve eğitimini amaçlayan ilk kapsamlı uygulama, yetimhane veya öksüz yurdu anlamına gelen darüleytam’ların kurulmasıyla kendini göstermiştir. Bu kuruluşların ortaya çıkmasındaki en önemli neden, 1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyetten itibaren, Osmanlı İmparatorluğunun çeşitli savaşlara katılması sonucu pek çok çocuğun babasız kalması, göçmen ya da mülteci olarak ülkeye gelmiş olmasıdır. İmparatorluk özellikle şehit çocuklarının koruma altına alınması ve eğitilmesi için ülkenin çeşitli yerlerinde darüleytamlar açmaya başlamıştır (Uluğtekin, 1994).
1920-1960 Yılları Arası Çocukla İlgili Gelişmeler
Anadolu’da 1920 yılında kurulan Ulusal Hükümet, Osmanlı İmparatorluğu tarafından kapatılan darüleytamları tekrar açma çabasına girmiştir. Hükümet, Maarif Nezaretine (Eğitim Bakanlığı) bağlı olan bu kurumları Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlayarak 1922’de Darüleytam Yönetmeliğini yürürlüğe koymuştur. Söz konusu yönetmelikte darüleytamlar ders ve sanat bakımından iki gruba ayrılmış, kız ve erkek öğrenciler kuruluşların manevi evladı sayılarak gelecekleri güvence altına alınmaya çalışılmıştır. Darüleytamlar bir süre sonra tekrar Eğitim Bakanlığına bağlanmış ve bu bakanlık 1924 yılında yeni bir yönetmelik hazırlamıştır. Bu yeni yönetmeliğe göre, darüleytamlara kabul edilecek çocukların 5 yaşından küçük, 13 yaşından büyük olmaması gerekir; anne-babasız olanlara, sadece babasız olanlara göre daima öncelik tanınır; öğrenim göremeyecek ya da bir sanat öğrenemeyecek ölçüde sakat olanlarla, tedavisi olanaksız bir hastalığı olanlar ve zihinsel özürlüler darüleytamlara kabul edilmezler. Bu ikinci yönetmeliğe göre, kızların 20, erkeklerin 18 yaşına kadar kurumlarda kalmalarına izin verilmiştir. 10 Haziran 1926 yılında ise darüleytamlar kapatılmıştır. 1921 yılında Himaye-i Eftal Cemiyeti kurulmuş ve bu cemiyet Çocuk Esirgeme Kurumunun ve daha sonraları Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu olacak kurumun ilk oluşumudur. Bu dönemdeki diğer bir gelişme Medeni Kanunun çıkması olmuştur. 1926 yılında kabul edilen 743 sayılı Medeni Kanun, ülkede ‘korunmaya muhtaç çocuk’ tanımına ve mevzuatına önemli ölçüde ışık tutan bir kaynak olmuştur.
Üç tür çocuk anne babadan alınarak bir aile yanına ya da bir kuruma yerleştirilebilir. Bunlar:
(1) Bedensel olarak veya fikren gelişimi tehlikede bulunan çocuk
(2) Manen terkedilmiş çocuk
(3) Şirret ve itaatsiz çocuktur.
Çocuğun bedensel veya fikri gelişmesini tehlikeye düşürecek durumlar, çocuğun yeterince beslenmemesi, okula düzenli olarak gönderilmemesi, bedensel gücüyle uyumlu olmayan işlerde çalıştırılması, fuhşa, dilenciliğe veya hırsızlığa teşvik edilmesi, içki ve uyuşturucu maddeleri kullanmaya yöneltilmesi olarak ifade edilebilir. Manen terk edilen çocuk, bedensel ve fikri açıdan tehlikeye açık bırakılarak, örneğin yeterince beslenmediğinden ağır hastalıklara yakalanan, çeşitli nedenlerle işten veya okuldan kaçan, yalan söyleyen ve hırsızlığa yönelmiş çocuktur. Şirret ve itaatsiz çocuk ise, anne ve babasının terbiye etmekte güçlük çektiği, anne-baba sözü dinlemeyen, aile çevresinden uzaklaşan ve günlerini uygunsuz yer ve kişiler arasında geçiren çocuk olarak tanımlanabilir.
İsviçre’den alınan Medeni Kanuna karşılık, 1889 ve 1930 tarihli İtalyan ceza yasalarını kaynak alan Türk Ceza Kanunu, suçlu çocuklara ilişkin maddeleriyle ‘korunması gereken çocuklar’ açısından ayrım ve çelişki yaratmaktadır. Çünkü Medeni Kanunda ailesi tarafından yeterince bakılmadığı, eğitilmediği ve gözetilmediği için suça yönelen ve suç işleyen, bu nedenle korunması gereken ‘çocuk’, Türk Ceza Kanununda özgür iradesiyle yasayı çiğneyen ve bu nedenle cezalandırılması gereken ‘minyatür bir yetişkin’ olarak ele alınmıştır. ‘Korunmaya muhtaç çocuk’ ile ‘suçlu çocuk’ birbirinden ayrı ele alınmaya başlanmış ve bu ayrımcılık ve damgalamayı besleyen bir uygulamaya yol açmıştır. Sonuçta ‘korunmaya muhtaç çocuk’a ilişkin sosyal refah sistemiyle, ‘suçlu çocuk’a ilişkin adalet sistemi, birbirinden kopuk ve uzak kendi başlarına gelişmeye başlamıştır (Uluğtekin, 1994).
1960’lı Yıllar ve Sonrasında Çocukla İlgili Gelişmeler
Bu dönemde Türkiye içine girdiği hızlı toplumsal değişme süreci ve uluslar arası gelişmelerin de itici gücüyle, çocuk konusunda bazı önemli adımlar atmıştır. Bu bağlamda Anayasada ailenin, çocuğun ve gencin korunmasına yönelik hükümler yer almış, kalkınma planlarında ‘korunmaya muhtaç çocuk’ ve ‘suçlu çocuk’ konularında bazı değerlendirmeler yapılmış ve önerilerde bulunulmuştur.
1960’lı yıllardan itibaren üzerinde sıklıkla durulmaya başlanan çocuk mahkemeleri ve Sosyal Hizmetler Kurumu kanun tasarıları 1980’lerde bir sonuca ulaşmış ve 1987’de ise yasası 1979’da çıkarılan Çocuk Mahkemeleri kurulmuştur.
Ancak bu gelişmelere karşın, ne 1960’lı yıllarda ne de daha sonra ‘korunması gereken çocuk’a ilişkin devlet politikalarında bir bütünsellik oluşturulamamıştır. Bütünselliğin sağlanabilmesi için, Türk Ceza Kanunundan suç işleyen çocuklar hakkındaki temyiz kudreti kavramını kaldıracak radikal çözümler bu dönemde de üretilememiş, tam tersine ‘suçlu çocuk’ ve ‘korunmaya muhtaç çocuk’ ayrımı daha da keskinleşmiştir (Uluğtekin, 1994).